Kaleme kağıda küsmüştü. Bu kez diğerlerinin aksine ne katilin ne de maktulün bir suçu vardı. Amaçsız, nedensiz bir vazgeçişti onunki. Çok yazdım deyip bırakmamıştı hem daha neyi ne kadar yazabilmişti ki? Kalemle kağıdı bir lanetli masal kahramanı gibi ayırmıştı birbirinden. Amacı ne aşıkla maşuku ayırmaktı ne de kendine sahnede bir kötü kahramanı rolü biçmekti. Aşıkla maşuk lirizmini kavrayacak kadar duymamıştı hiç raksın ritmini içinde.

Bir mevsim geçişinin anlamını yitirdiği vakitte mürekkebi leke olarak görmüş. Sararmış yaprağın salınışındaki ince ahengi içindeki şaire değil birkaç ay sonra kendini donduracak mor kesmiş zemheriye yormuştu. Tüm yazılacaklar elbet yazılmamıştı, yazılmış olanlar bayatlamıştı defterinin nemli mahzeninde. Damar damar küflenmiş, buram buram kokmuştu. Coğrafya, belki şairin bahsettiği metafizik belki de sabır sınırlarını zorlayan bir yutkunmanın ardından gelen bir iç çekiş bezdirmişti kendini. Zor gelmiyordu artık hiçbir madde, zorlamıyordu hayatı. Hevesi mi kaçmıştı? Göremediği bir şeyin kaçışını nasıl bilir insan, bilir de zanlısını nerede arar? Düşünmeden edemiyordu, müşteki sıfatıyla karşısına oturtacak kimi vardı ki? Sorular sormuyordu, yazacak bir kağıt; cevaplayacak bir fail olmayınca her soru kara deliğe salınmış bir harf kümesiydi.

Zirvedeki yalnızı oynamaya kabiliyeti yoktu, zirvede bırakma gibi bir gayesinin olmadığı gibi. Hatıralarını biriktirmiş bir bir. Bir bir biriktirmiş, ikişer ikişer yok saymıştı. Tozlu raf metaforuna hiç girmemişti. Raflar tozlanmamıştı ki bilerek ve isteyerek seri katili olmuştu kendisinin. Her rafa uzandığında her elinin içiyle tozları attığında her yenilgi isteğinde bir nemli kurşun gibi atmıştı bezi hatıralarının üstüne.

Hayır bekleme aşkı tükenmemişti elbette. Beklemeyi özletecek bir tutam fütürist kurgu kendini terk etmişti. Bir insan terk edilirken çaba sarf etmez mi be güçsüz diye yargılamayın kendisini. Prangaları elinde bekliyor işte. Jüriye dönüp savunmasını dahi yapmayacak. Küskünlüğünü yenilgi, yenilgisini affı olmayan bir suç olarak görüyor zaten.

Keşkelerini tükettiğinde mağrur bir komutan gibi gazi rütbesini takmıştı boynuna. Övünmüştü, dost meclisinin mezesi yapmıştı zaferini. Halbuki tükenen keşkelerin son nefesindeki atı dört nala koşturan bir kamçı olduğunun farkında değildi. Her ölen keşkenin geleceğe dair bir umut ışığını götürdüğünün farkında değildi. Her gidilmekten vazgeçilen bir sıradanın bir sonraki güneşli düzlüğü öldürdüğünü bilmiyordu. Nereden bilebilirdi ki kör cahil olduğunu. Her kalemşör gibi o da kendini deha ile delilik arasında ince bir çizgide görüyordu. Tek tek öldürdü keşkelerini, tek tek vazgeçirdi kendini bilinmeze yelken açan geminin yolcusu olmaktan. Ne dehaydı ne de deli.

Bir yangına ev sahipliği yapıyordu. Hayır ilgili kurumlara haber etmesini biliyordu sadece her meraklı bir çift göz gibi sonuçlarını bekliyordu. Nedenini merak etmiyordu. Belki bir çocuk öldürmek istemişti kendini belki de bir kullanım hatası vardı. Şimdi ne önemi vardı ki bunların, nedenini bilmek sonraki faciaları atlatmaya yarardı. Oysa kendi yangının sonrası yoktu şimdi görsel bir ziyafet vardı. Heyecanla onun tadını çıkaracaktı. Ta ki küllerle dolu karamsar bir ressam tablosuyla karşılaşana kadar fark etmiyordu. Küllerinden doğma fırsatı geldiğinde kül bir fırtınayla savruluyor, hangi yanmış yeniden doğmak isterdi ki zaten. Yanmış bir daha yanma riskini almazdı. Her şey geride kalmıştı zaten.

Kaleme kağıda küsmüştü.

Kalemi elinden düşmemiş, kağıt hiçbir zaman vefasızlık etmemişti. O küsmüştü. Önce yorgundu, sonra ölüm fikri içini gıdıklamıştı. Bir hayali maceraperest bile olmuştu. Ya da öyle yapmıştı. Bir şekilde bir şeyler olmuştu, ölmüştü. Küsmüştü aksine kırgın veya kızgın değildi. Konuşmak istemiyordu.

Özür dilemek de içinden gelmiyordu. Düşüncesiz, serseri yaşamak makbuldü ama vefasızlık sıfatını kendine yakıştıramıyordu. Özür dilemek içinden gelmese de bu bir özür manifestosuydu. Kim bilir belki barış. Kalemle kağıdın affı belki savrulan küllerini geri getirecekti, belki de şımaracaktı. Bilmiyor bilmek de istemiyordu.

Sonra sonra fark ediyor ki yazmak istiyordu, çok şeyi vardı.

“Sen kimsin, mutluluğu hak edecek ne yaptın?” diye bağırdı Necmi. Ses tonunda kızgınlıktan veya hayal kırıklığından emare yoktu. Biraz umutsuzluk biraz da huzursuzluk vardı. Mutlu olmak, mutlu olmayı hak etmek fikirleri çarpıcı bir etkiye sahipti. Doğmuş olmak mutluluk için yeterli değil miydi? İlla bir şeyler mi yapmak lazımdı mutlu olmak için. Lazımsa onu da yapmıştı. “Zamanında bir çam ağacı dikmiştim; suladım, sevdim mutlu olmak için kendimden feragat ettim ama onun da boyu bir karışı geçmedi hiç” diye yanıtladı. Necmi kayıtsızdı, insanların olmak için öldüğü, savaşlara girdiği, gül benizle sevgiliden vazgeçtiği, şehrin gettolarında hayali esrarkeşlerle çarpıştığı bir kavram için tek bir ağaç dikmek ne kadar da abesti. Bir söz daha söylemek içinden gelmedi, sanki söylese saçmalığa ortak olacaktı. Hislerini sessizliğine katıp inine çekildi.

Bundan sonrası onun için daha karmaşıktı. Öncelikle mutluluğu hak etmek gerekliydi demek. Cahilliğinden kurtarabildiği kişileri, olayları düşündü. Hangi biri mutluydu veya hangi mutluluk amacına ulaşmıştı hatırlayamadı. Bir durak olmalıydı, mutluluğun bir gün kendinde inmesini beklemeliydi. Nasıl bir durak olabileceği konusunda derin çelişkiler mevcuttu. Son durak da olabilirdi, son nefesini verirken acı çekmeyen, sevgiliye koşar adım inilen kentin işlek sokağındaki kalabalık bir durak da. Mutlu olmak için durmak gerekiyor durmak için de çelik gibi sinirler ve bol bol sabır.

Oysa ne çok beklemişti. Bekle diyenleri, bekleme sakın diyenleri, göz kırpıp gidenleri, titrek elveda salınışındakileri, arkasından gözyaşı dökülen ölülerini. Hiçbiri gelmemişti, şimdi şimdi anlıyordu hiçbiri de gelmeyecekti. Eylemle eylemsizliğin aynı anlama geldiği tek yer mutluluk arayışıydı.

Mutluluğun mutlak olduğu tek yer uykuydu. Somut, soyut; öznel, nesnel; nicel, nitel hiçbir olgu hissizliğin verdiği huzur ve mutluluk duygusunu bozamıyordu. Kalp sadece bir barınaktı, duyguları yaratan ise zihindi. Zihinden kurtulmak gerekliliği mutlu olmaktan daha zordu. Mutsuz da yapabilirdi insan. Onsuz da, onunla da. Yaşamak zorundaydı insan.

Necmi’nin sesi yükseldi yine “Yaşamak zorunda olmak; korkakların, acizlerin, tembellerin işidir. Özgürsen yaşamak zorunda değilsin.” Necmi iyice zıvanadan çıkmıştı, bir intihar çağrısı bu kadar kolay olmamalı. Hep öğrenmedik mi “yaşama hakkı kutsaldır”? “Laf-ı güzaf efendim! Yaşama hakkını savunanlar; üç beş romantik, on beşinci sınıf ülke fakirleri, çokça da halka şirin görünmek isteyen politikacılardır. Herhangi bir beklenti veya çıkar ilişkisi yoksa kimsenin kimsenin canını önemsediği yoktur.” dedi ve sonsuza kadar gitti Necmi.

Bir şey içmek istedi, elinde olsa bir sigara da yakardı. Maddenin verdiği geçici ferahlama ve uzaklaşma duygusu anlık da olsa ufak bir mutluluğa sebep oluyordu. Sahi mutluluğu nasıl ölçebilirdik? Belki şu an mutluyduk ve en büyük dramlarımız daha yaşanmamıştır. Mutluluğun doyum noktası olmadığı aşikardı, o zaman herkes mutsuzdu. Ya da cümleyi düzeltmek gerekir, yaşayan her insan anlık mutluluk kıpırtıları hariç çoğunlukla mutsuzdu. Düşünmenin laneti, hayatın karabasanıydı bu.

Necmi de gittiğine göre uyumak gerekiyordu. Modern insanın çözülmez bir sorununu uyku öncesi bu kadar kafaya takmak gereksizdi. Necmi de nereden çıkmıştı sanki? Ayrıca Necmi diye iç ses mi olur hiç?