Deliksiz bir uykunun derin şefkatinden fırladığımda saat on ikiyi çoktan geçmişti. Öğlen trafiği başlamış, klavyelerin acılı iniltileri yerini çığırtkanların buyrunlarına bırakmış, ev hanımları mesleklerini hatırlamıştı. Bu hareketliliğin ve durağanlığın arasında beni ilgilendiren bir şey yoktu yine, tüm yoklarla beraber. Uyanışımın herhangi bir mistik, metafizik, fiziksel, maddi bir anlamının en son ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Çişim geldiği için, uykuya doyduğum için veya sadece uyandığım için uyanmıştım. Geceden kalma buruk ağız tadının üstüne hızlı bir sigara tüttürdüm. Annemin birazdan gelip başlatacağı derin harbin hem sebebi hem de hazırlığıydı bu. Sağlam bir savaş, uyuşmuş bir dimağla mümkündü. Gayrısı zordu.

Evden çıktığımda daha doğrusu bir yenik savaş gazisi gibi kendimi evden attığımda vakit akşamı bulmuştu. Akşamın serinliğiyle sabahın serinliği arasındaki manevi farkı fark etmeyeli uzun süre olmuştu. Önü sonu hepsi birdi, ama öğle güneşi terletiyordu o ayrı. Annem haklı olmalı diye iç geçirdim. Bir an önce işsizliğin prangası yerini maaş cüzdanının beyaz güvercinine bırakmalı. Oysa bir özgürlüğe ulaşmak için başka bir özgürlükten vazgeçmek pek mantıklı değildi. İlahi düzen bunu gerektirmemeliydi. Yine de sosyal düzen gerektiriyordu sanırım.

Yok yok kafamda kurduğum tüm bahaneleri bir kenara bırakıp mutlaka bir iş bulmalıydım. Az çok demeden çalışmam icap ederdi. En azından şu ahretliği kalan ömründe mutlu etmek için bunu yapmalıydım. Evlatların görevleri vardır, ve bu görevler doğar doğmaz gizli kurallar silsilesi tarafından verilir. Bunun için herhangi bir yetkinliğe de ulaşmak gerekmez. Evlat olmak yeterlidir ya da öyle bir şeyler. Madem bir kere hata edip doğulmuş o zaman verilen görevler layıkıyla yerine getirilmeli. Yoksa işin sonu garip garip kanallarda gösterilen hayırsız evlat olma motifine gidiyordu. Amacı bilmek amaca giden yolu bilmek değildi; bir şeyleri arzulamak, bir sonu kurgulamak gerekli planın bir parçası hiç değildi. Hele hele başlamak bitirmenin yarısı falan da hiç hiç değilmiş. Başlamak başlamaktı, bitirmekse bitirmek. Tahmin edileceği üzere ise yarı bu ikisinin ortasında bir yerdi. Tüm bunlardan habersiz işe girmeye karar vermiş olmanın saadetiyle yürüyordum.

Mutlulukla mutsuzluk arasında derin bir kavganın yıllardır süre geldiğine inanılır oysa ben bu kadar garip düşüncelere hiç ihtimal vermezdim. Mutluluğun mutsuzluktan haberi vardı belki ama mutsuzluk bencil bir kötürümlük, haberdar olunan bir kötülük, çaresi henüz bulunmayan bir milenyum salgınıydı. Kimseden haberi yoktu ama herkes iyi kötü, uzak yakın, istekli isteksiz kendisini ziyarete gelmiş, güzel dileklerini sunmuştu kendisine. Elbette mutsuzluğun tüm suretlerini yaşamıştım. Kaybetmiştim, aldatılmıştım, aç kalmıştım, işsizdim, sevilmemiştim. Sevginin metafiziği üstüne konuşacak yetkinlikte değildim ama bildiğim tek şey vardı. İnsan severken gizli gizli sevilme isteğiyle doluyordu. Sevmek değil sevilmenin rahatlatıcı ve şımartıcı bir etkisi vardı. Bu ve bunun gibi karın doyurmayan ama düşünme lezzetini iliklerimde hissettiğim birçok düşünceyle akşamı etmiştim. İş aramak için geç, eve gitmek için erken bir vakit olmasına karşın ayaklarımın bilinçsiz bir salınışla beni eve götürdüğünü fark ettim.

İki odalı evin zengin konforundan, fakir romantizminden uzak salonundan bir hışımla geçtim. Annem uyuyordu, sabit bir noktaya bakıyordu ya da sadece benimle karşılaşmamak için ölü taklidi yapıyordu. O da tıpkı ben gibi gece gece oluşacak sinir harbinden uzaklaşmış, sormadan beklediği olumlu cevabı almayınca işlerin aynı olduğunu anlamış, belki bana belki de kendine acıdığından ses etmemişti. Sessizliğin olumsuz durumlarda ferahlatıcı bir etkisi vardı zihin üstünde. Her şey kötüyken kötünün mantıklı gerekçelerini düşünmek istemiyordu insan. Düşünmeye bir miktar tahammül edilebilirdi belki ama karşındakini bu belirsiz görüşlere ikna etmen ölümün diğer adıydı.

Odama girdiğimde saatin kaç olduğu merakı sarmadı. Evde olduktan sonra bir önemi kalmıyor. Çocukluğun kurallarından kalma bir alışkanlıktı bu. Akşam ezanının ürpertici makamı da bundan kaynaklanıyordu. Akşam ezanı evde olman gerektiğini hatırlatan son uyarıydı. Ondan sonra dilenciler tarafından kaçırılabilir, kötü adamların çikolata teklifiyle aldatılabilirdin. Önce biraz kitap okumak istedim, kitap beni okudu. Romantik hayaller de tat vermiyordu. En son elini tuttuğum kızın torunu olmuş olabilirdi. Ölümü düşündüm, daha önce ölmüş olmalıydım. Cennet-cehennem, içinde bulunduğumuz dünyaydı ve ben kesinlikle suçlarımın bedelini ödüyordum. İlk yaşamımda, sınav diye adlandırılanda, çok kötü şeyler yapmış olmalıyım. Belki acımasız bir katildim. Ya da kim bilir herhangi bir tarih kitabının alakasız bir sayfasında okuduğum zalim kral bendim. Ölümüm cezama doğurmuştu beni.

Sonraki birkaç gün; yatakla amaçsız yol, karşılıklı tartışmayla monologun tedirgin edici gürültüsü arasında geçti. Bir karar vermiştim ama kelimenin gerçek anlamıyla vermiştim sanki. Karşıdakine sunmuştum “al birader bu benim kararım güle güle kullan” dercesine. Verdiğim karara uygun tek bir hareketim olmamıştı. Uygulanmayacağı bilinen kararların verdiği geçici rahatlama etkisi de yitip gitmişti. Bir sonraki aşamaya geçebilirdim. Gerçekten bir karar vermeliydim, bunun yaparken öncekinin yalancı bir karar olduğunu kendimden sakladım elbette. Yoksa nasıl yaşayabilirdi bir insan? Verdiği kararın birer yalan, birer masal olduğunu bilse.

Sırasıyla garsonluk, tezgahtarlık, kasiyerlik hatta çıraklık bile yaptım. Olmuyordu bir türlü. Dikiş tutturamama deyimini büyük büyük atalarım bulmuş olabilirler. Ya çok sabırlıydım ya çok sabırsız. Kibar olmam gereken yerlerde ziyadesiyle kaba, kaba olmam gereken yerlerde ise umursamaz bir naifliğim vardı. Aldığım üç beş kuruşu, üç beş kerede hiç ettikten sonra annemin emekli maaşını düşünmeye başladım yine. Ona da yük oluyordum neyse.

Düşündükçe uykularımdan oluyor, uykularımdan oldukça düşünmek zorunda kalıyordum. Uykusuzluk sorunu çeken herkesin tezatıdır bu. Saydığım koyunlar yavaş yavaş kurban bayramını bekliyordu artık. Başından beri içimde bir zehirli mantar gibi türeyen o tehlikeli fikir de köklerini giderek kuvvetlendiriyordu. Her yaptığım hareketin nihai sonu ertelediğini hayatımda herhangi bir çözüm olmadığını görüyordum. Oysa ben görmek istemiyordum.

Polis Tutanağı
Anne S. A.’nın ihbarı üzerine eve geldiğimizde, B. A.’nın cansız bedeniyle karşılaştık. Yapılan ilk inceleme sonucu ilgili şahsın sol bileğine BIC marka kalem batırmak suretiyle intihar ettiği tespit edildi. Detaylı inceleme için olay yeri ekibi çağrıldı ve Cumhuriyet Savcısı C. Ö. bilgilendirildi.

Öksürüyordu, son zamanlarda öksürüğünün aralığı arttığı gibi şiddeti de artmıştı. Her defasında bir veremli adayı olduğunu düşünmeden edemiyordu. Yoksa her zaman istediği aniden ve acısız ölümden uzaklaşıyor muydu her attığı adımda? Bu ve benzeri gereksiz soruları artık önemsemekten ve düşünmekten vazgeçmeliydi. Ölümün sarsıcı gerçeği bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir zamandan geldiği için etkileyiciydi, edebi metinlerdeki ölümün karalığını kefenin beyazlığıyla harmanlayıp düşünülmeyecek düşünceler heybesine attı. Ölecekti, öldüğü gün bilecekti, bildiği gün rahatlayacak mıydı orası müphemdi. Müphem hayaller heybesiyle düşünülmeyecek düşler heybesinin kesişim kümesiydi ölüm. Vardı veya varlığın farklı bir suretiydi, sarih olan ise bilinmez olmasıydı. Öksürük krizi tuttu, zencefil mi içseydi yoksa zararlı alışkanlıklara mı batmalıydı.

Karar vermenin devrimsel niteliğinden uzaklaşmış bir hayalet adayıydı uzun süredir. Kararları artık devirmiyor, devrilmiyor. Basit eylemlerin sıradan seyrine etki ediyordu. Yemek yememe kararının iç gıcıklayıcı şüphesini duymuyordu artık karar vermeden önce. Kararı sadece yemeği ne zaman yiyeceğini, ilk molanın kaçıncı saniyesinde çayını yudumlayacağını, acı kahvesinin sıcaklığını etkiliyordu. Etkilemiyor olsa da olurmuş, olmasa da olurmuşçasına. İnsan düşünen bir hayvansa, kararın devirici etkisinden uzaklaşan bir insan da düşünmeye meraklı bir hayvandı. Evrimsel devinimlerin kırık bir dişlisi değil yağlanmış bir parçasıydı artık. Belki Darwin’e rahmet okumuyordu ama Darwin’den de bihaberdi.

Yorgunluğunun son teri ortaya koyduğu eseri müjdelemiyor, deliksiz geçireceği bir geceye göz kırpıyordu. Gece olsun istemiyordu, gecesiz olsun da. Yorulmuş olmanın bir anlamı yoktu, yorulmanın anlamsızlaştığı düzlükte niyelerin manası da bir bir tükeniyor. Tükenirken de tüketiyordu. Niye ikiye iki kattığında dört eder, birden biri çıkardığında sıfır olurdu. Bazen ikiden bir çıktığında sıfırlanmaz mıydı? Sıfırlanmazdı, adının ahengi gibi biliyordu. İkiden bir çıktığında ortada kalan sıfırsa iki hiçbir zaman iki olmamıştır. O aslında hep birdi, idraki bunu anlamaya yetiyordu ama duyguların inkarı set çekmişti bir yerlere. Setin önü doluyordu, toprağın tüm susuzluğuna rağmen taşkınlar yaratacaktı set. Bir gecenin titrek bir saatinde veya bir gündüzün güneşli koynunda.

Hikayesinin durağanlığı düşünmeyi bilen zihinler için bir anlam ifade etmiyordu, sonra sigarasından bir fırt çekip dumanını gökyüzüne saldı. Düşünemeyenler için de bir hiçti. Hiçi hiçle çarpıp hiçliğine katmamak için direniyordu. Kedilere mi su vermeliydi, bir köpek başı mı okşamalıydı yokluğuna mana katmak için. Hiçbirine gerek yoktu, varlığını bir başka varlığın üstüne bina etmek istemiyordu. Bir ölü roman karakteriydi, müellifi öldükten sonra değerlenecekti. Katil olma zarureti doğuyordu, önce kendini sonra tüm kendileri öldürmeliydi. Vazgeçti, kararın devirme gücünden gideli çok olduğunu hatırladı.

Hatırlamanın devingen bir yapısı vardı. İzbelerini hatırladı, herkes içinde ve hiç kimsesiz izbelerini. Köşede adeta kendisi için yaratılmış sandalyeyi. Her zaman kırılmaya müsait bir yapısı vardı ama hiçbir zaman kendisi üzerindeyken kırılmayacaktı. O kadar önemsenmeyecekti bir gereksiz sandalyenin tozlu kucağında. Bardağını kaldırışındaki ağırlık tembelliğinden veya fuzuli bir düşünme molasından ibaret değildi. Bardakla münasebetini arttırmaktı amacı, her zaman değer yüklediği içeceğiyle arasında metafizik bir bağ kurmak istiyordu. Yine varlığını varlık üstüne bina ediyordu. İçerisinde meczupların ecinnilerle konuşacağı küflü bir bina.

Zamanın öznelliği üstüne düşünme yetkinliğini kendinde hiçbir zaman görmedi. Bu da bir inkarın yansımasıydı aslında. Zamanın kişiye, olaya veya mekana göre değişkenlik gösterdiğini düşünmüyordu ya da deneyimleri sonrasında zamanın her zaman aynı olduğunu görmüştü. Geçmek zamanın yazgısıydı, her zaman geçiyordu. Her zaman geçecekti. Hızlılığı veya yavaşlığı söz konusu değildi. Durağanlık, durmanın kendiyle alakalı bir kavramdı.

Menzil ve mesafeler fizik ötesi bir haldeydi. Her şey çok uzaktı ya da çok yakın. Bunun hep düşündüğü karar verme yetisiyle alakalı olduğunu öğrenmesi için bir şey yapması da gerekmiyordu. Öğreniyordu, en çabasız öğrenme biçimi hayatı öğrenmeydi. Eli sopalı bir öğretmen değildi hayat, umursamaz bir öğretmen de. Kendine gelineceğinden emin bir ego yığınıydı. Her yolun ona çıktığını görmek için yol almak manasızdı, tek adım atmadan gidilecek tek yerdi. Gidildiğinde amaca ulaşmışlık hissinden bağımsız amaçsızlığın sert bir tokatı olan varıştı.

Kalkıp hazırlanmalıydı artık. Gideceği bir yeri, bir bekleyeni, bir beklettiği olmamasına rağmen.