Gün gelir içinizden bir şeylerin gittiğini hissedersiniz. Bu gidiş diğerlerine benzemez. Vücudunuzun rahatlaması gerekirken daha da ağırlaştığını hissedersiniz. Bir şeyler gelir çok yenmiş yemek gibi oturur size. Oturduğu yerde ebedi misafirdir bu kez. Her şeyin tadı mayhoşlaşır. Ne yediğinizi bilemezsiniz. Hıyar eskisi gibi değildir, domates biraz fazla mı ekşi ne? Artık yolda giderken sizi kimsenin görmediğinden emin dahi olsanız saçma hareketlerle dans etmezsiniz. 3 çocuk top oynayınca “hey ben tek hepiniz” diye bağırarak onlara doğru koşmazsınız. Olmaz sevinç eskisi kadar basit olmaz. Hatta sevinç bile olmaz ya neyse…

Giderken kulaklık kulağınızda deli gibi şarkı söylerek bağırma yetinizi de yanınıza almıştır. Hem ne kadar ayıp değil mi? Başını deliler gibi bir o yana bir bu yana sallamak? Aaaaa yolda seke seke gitmek de ne demek, görenler ne der. O ölür, sizden aşk gider. Artık evlenip çoluk çoluğa karışma vaktidir.

Ölünce dostluklarınız da ölür, dostunuzun değeri cüzdanının ne kabarık olduğuna veya sözünün ne kadar geçtiğine bağlı olur. Hem mantıklı olan da bu değil miydi? Ne var ki kendine bile hayrı olmayan adamla takılacaksın.

O ölünce yas törenine ihtiyaç duymazsınız, aydınlanma çağında olduğunuzu hisseder, ölümünü bile fark etmezsiniz. Artık olgun ve zeki birisiniz. Bu bir ölüm olamaz ancak zihninizin yeniden doğuşudur. Kibriniz ölümünü fark ettirmez, her şeyden olduğu gibi bu ölümden de kendinize pay çıkarırsınız.

O ölür yaşamdan tat almazsınız. Üstelik bu tatsız ve bitevi hayatınızı ancak merhumun kırkı geçtikten sonra fark edersiniz. Yalnız her şey için geçtir artık. Siz siz olun içinizdeki çocuğu öldürmeyin…