Lise yıllarında içtiğim kolanın haddi hesabı yoktu. Öyle ki bazı günler kahvaltımı 330 ml kırmızı kutuyla yapar, güne öyle başlardım. Sonra baktım ki arkadaş bu kola insanı rahatsız ediyor. Bu düşüncem hayatımdan şekeri çıkardığım zamanlara denk gelir ki şekeri bırakanlar için kola gerçekten çok şekerli geliyor ve boğazda acımtrak bir tat bırakıyor. Kolayı bıraktık, yaz aylarında çay kahve içilmiyor (iç gardaş harareti alır bence tamamen yaz aylarında iş yapmak isteyen kahvehanelerin uydurması, yok bilimsel bir açıklaması da varsa o bilim benim üstümde işe yaramıyor. Çayı içmeye başladıktan hemen sonra terlemeye başlıyorum ve bu eylem kolay kolay bitmiyor), meyve suyu desen ferahlatma namına tek işlevi yok, gazoz gibi içecekler kolayla yarışır zaten.

Nesteaİşte o aralar soğuk çay denen güzel şeyle tanıştım. O zamanlar piyasada Nestea ve Lipton Ice Tea vardı sadece. Benim favorim Nestea’ydi. Yalnız bunu içtiğimizi gören amcalar dayılar uzun izahat istiyor, “ardından hanım koş İlyas entel olmuş, yeğen bak çay dediğin sıcak içilir” tarzı Çocuklar Duymasın Haluk’un moda ettiği bir üslüpla kendi zekası oranında dalga geçerdi. Orta yaş amcaların her türlü alakasız şeyden espri malzemesi çıkarıp gereksiz gereksiz haykırarak gülmesine her zaman ayrı bir ayar olmuşumdur, bu ayar olmanın üstüne bir de dalga malzemesi sensen insan daha da bir kıl kapıyor. Bazen çıkıp “hehehe mal çok mu komik, bunu yapan adam senin kadar düşünememiş mi, içen adamların hepsi geri zekalı bir sen misin süpersonik zeki olan?” diyesim geliyor ama diyemiyorum. Neyse konu o kadar dağılmasın.

Gel zaman git zaman bu aydın entellüekteller arasında “ays ti” denen şeye o kadar alıştım ki özellikle yaz aylarımın vazgeçilmezi oldu. İnsan sürekli bir şeyler içmek istiyor ve içme isteğini bastırmada su gibi en temel içecek bile bazen yetersiz kalıyor. İşte o zaman ays ti çıkıyor “ve işte ben buradayım, iç beni paşam” diyor. Halk arasında bokunu çıkarmak, aydınlar arasında ise cılkını çıkarmak şeklinde tanımlanan durumu ays ti üzerinde sıkça tecrübe etmişimdir. Neyse yazının amacı ben böyle soğuk çay içerim, öyle içerim, hepinizi üst üste koyup ice tea niyetine içer, hızımı alamam bir de marketten içerim demek değil.

Geçenlerde annem “İlyas gelirken Didi alsana” deyince açtım TDK’nın internet sitesini şaşırmak anlamına gelen ne kadar deyim, kelime, ikileme vb. varsa hepsini tek tek sıraladım. Son birkaç aydır ben de ısrarla Didi içerim. Bazıları gibi sırf Türk malı diye değil de içerisinde glikoz şurubu olmadığı için tercih ederim. Google’a glikoz şurubu yazmak suretiyle yaptığım derin ilmi araştırmalar sonucunda adı geçen meretin ne kadar zararlı bir şey olduğunu görünce hayatımdan glikoz şuruplu şeyleri çıkarma kararı alırken bundan etkilenen ilk şeyin tükettiğim soğuk çay olacağını tahmin bile edemezdim. Coca Cola’nın ürünü olan Fuse Tea’de glikoz şurubu varmış. O olaydan sonra Didi’ye geçtik, üstelik 500 ml seçeneği olması da çok güzel.

Annem Didi isteyince şaşırma eyleminden sonra son bir gayretle “neden” kelimesini ağzımdan çıkarabildim gelen cevap ise bir kez daha şok olmama neden oldu “reklamları güzel”.

Didi ve Reklamcılık

Didi Reklamındaki KadınSevdiğim bir ürünü farklı bir marka piyasaya çıkarmışsa mutlaka alır denerim ama Didi öyle bir reklamla piyasaya çıktı ki ne zaman elim Didi’ye uzansa o kadının itici suratı ve replikleri gözümün önüne gelir ve gayri ihtiyari şekilde elim başka yöne kayardı. Üstelik yalan yok bunun biz Türklerin birer çapsızlığı olduğunu düşünür böyle reklam mı olur diye Çaykur’a için için kızardım. Biz Türküz ya kendimizi hakir görmeyi sever, bizim sevmediğimiz veya onaylamadığımız bir şey yapılırsa bunu hemen millete bağlarız. Ulan dangalak o zaman Pepsi’nin yan kuruluşu olan Frito Lay Lays ürünü için niye yıllardır halkın içinde gelen, aynı iticilikte bir kadını kullanıyor diye bir soru da hiç aklıma gelmiyordu. Reklamcılık işini bilimsel olarak yapan elin Amerikalısı da çapsız? Çay reklamında Karadeniz yerli halkını kullanan Uni Lever’in Lipton’u da mı çapsız? Tabi ki ortada bir çap durumu yok. Bu reklamlar gençlere alabildiğine itici geliyor olabilir ama halkın diğer büyük bir çoğunluğuna oldukça sempatik ve içten geliyor. Samimiyet algısı ne yazık ki özellikle büyüklerimiz için çok önemli.

Demem o ki oldukça başarısız gibi görünen bu reklamlar aslında halkın büyük bir çoğunluğuna Didi’yi sevdirdi. Didi’yi seven insanlar da soğuk çay kavramına aşina oldular ve artık en azından “o ne la başımıza mığtar mı olacan” tarzı espirilere maruz kalmıyoruz. Yazıdan biraz cahil kesim bu reklamları seviyor ve markaya karşı olumlu tavır geliştiriyor fikri çıkarmış olabilirsiniz ne yazık ki haklısınız da. Didi’nin o saçma sapan reklamını izleyip de kadının içtenliğine (ben ona antipatiklik diyorun) hayran kalan teyzeler gecenin bu saatinde yolun ortasında yarın millet işe gidecek, yukarıda çocuk yatıyor diye umursamadan kimin sesi daha yüksek çıkıyor diye bir yarış içindeler.

Son olarak Didi’nin en son Türkiye’de tek soğuk çay vardır reklamı gerçekten berbat, annem bile beğenmediyse ciddi anlamda üstüne düşünülmesi gerekiyor. Elim yine Didi almaya varmıyor desem yeridir. Kız kardeşim kaç zamandır evde soğuk çay yapıyor da çaysız kalmıyoruz Allah’tan. Eğer evde yapacaksanız armutluyu mutlaka deneyin.

Bir tarihçi olsam şüphesiz ilk araştıracağım şey çağlara göre insanların tüketim alışkanlığı olacak. Bunu da salt bir egodan ve haklı çıkma kaygısından ötürü yapacağım. Her zaman ve her yerde “insanların bilgiyi ve olayı en hunhurca tükettiği çağda yaşıyoruz” düşüncesini dile getirdim. Birçok kişi bu önermeme hak verirken bazıları da “nereden biliyon lan?” tarzı dallamaca cevaplarla karşıma dikildiler. Aslında dallama diye nitelendirdiğim bu insan güruhunun haklı olduğu gerçeği onları benim gözümde dallama yapıyor. Elimde kanıtlar yok, bilmiyorum, ezelden ebede yaşama gibi yetim de yok ama tahmin ediyorum. Ne yazık ki tarihçi değilim yoksa kesin araştırır ve kanıtlar toplardım. Belki de tembellik eder “amaaaan ben mi kurtaracağım” der işin içinden çıkardım. Neyse meselemiz bu değil meselemiz çabuk ve hızlı tüketim.

Mynet’in ilk zamanlarından beri internetle içli dışlıyım ve neredeyse 5 6 yıldır aktif kodlama yaparak internet alemi içerisindeyim. İnternet doğası gereği bilgiyi ve yaşananlarını hızlı tüketmemize imkan sağlıyor ama son raddede gelinen durum gerçekten kritik.

Bilmem hatırlar mısınız “oğlum bak git” vardı. O kadar tuttu ki aynı adla film bile çektiler. “Damar benim, kan benim”, “aha kırdın kırdın”, “doğum tarihiniz: mış”, “vermicem vermicem”, “fakirler ölsün porscheden selamlar”, “soma faciası”, “anlayamazsınız”, “duran adam” ve daha niceleri. Yukarıdaki olayların hemen hemen tamamı gezete ve televizyonlardan bağımsız olan sosyal medya gündemine oturmuş ve çok kısa sürede tüketilmişlerdir.

sumerkolcak
Çok çok uzağa gitmeye gerek de yok. Sümer Kolçak ve 1112211.com hadisesi var. 3 günde adamı kahraman yaptık, sonra rezil ettik, hayatını foseptiğe çevirdik ve unuttuk. Kaç kişi adamın 14 temmuz itibariyle sitesini kapattığından haberdar acaba?

Ne Zararı Var Bunun?

Bir çoğuna göre herhangi bir zararı yok belki ama ben bu olayın vahim bir sonuç doğuracağını düşünüyor ve için için üzülüyorum. Bilmiyorum farkında mısınız artık uzun içerikler sıkıcı ve monoton gelmeye başladı. Kimse 5 dakikalık bile video izleyemiyor. 59 saniye birçoklarına yeterli geliyor. Sanılanın aksine bunlar 59saniye.com, Twitter, İncicaps gibi sitelerin oluşturduğu akımın bir sonucu olarak görülmemeli. Bahse konu siteler sadece birer ihtiyaca cevap verdiler. Nesil (içinde benim de olduğum yaşlısı genci tüm cihan) çağa ayak uydurarak hızlı tüketimi tercih ediyor. 500 sayfalık bir kitap okumak yerine, yersiz ve 140 karakterden oluşan bir twit okumak daha cazip geliyor. Bu da tembel bir geleceğin habercisi olmakla birlikte hayal edemeyen, düşünemeyen bir nesil anlamına da geliyor ne yazık ki.

Belki kitap okumak önceden de çok moda olan bir iş değildi. İnternetten önce de çerez içerikler bunu talep eden kitleye ulaştırılıyordu ama o zamanlar durumun şimdiki kadar vahim olduğunu sanmıyorum. Belki sadece bir tahmin.
Kitapsız olmaz, kitapsız olmaz, kitapsız olmaz. Napolyon yaşasa bu alıntımın karşısında saygıyla eğilir ve kitap almak için de paraya ihtiyaç olduğunu söylerdi. O konu tam olarak öyle değil ama cidden lan kitapsız olmaz!

Ne kadar niteliksiz olursa olsun, ne kadar bilgiden, bilimden uzak olursa olsun kitap birçok şey için en temel şart. Kitap okumadan yetişen birinin zihinsel olarak hep bir boşluğu ve açlığı olacaktır. Şu an Orhan Pamuk’un Masumiyet Müze’sini okuyorum. Tam bir aşk romanı ama hayal dünyama o kadar şey kattı ki. Kemal’i tanıdım, bana göre Kemal’i sevmeyen ve zenginlik, şan, şöhret hayaliyle kavrulan Füsün’u tanıdım. 1980 dönemini sanki içindeymiş gibi yaşadım, Teşvikiye Camii’nde cenaze kaldırıp, Çukurcuma’yı gördüm. Kısacası hayal ettirdi ufkumu açtı. Tek bir kitap bile o kadar şey katarken bundan önce okunan yüzlercesine değinmiyorum bile.

Hangi 40 saniyelik video veya hangi 140 karakterlik twit bunu size kazandırabilir? Hangi 3 günlük mizahi içerik alıp size Meksika’yı tanıtırken ahlaki ve insani değerlerden bahsedebilir?

Düşünmek

Düşünün, sizi düşünmeye sevk edecek içeriklere yönelin. Ne kadar gereksiz ne kadar ciddiyetsiz olursa olsun düşünme eyleminden vazgeçmeyin. Zekanızın farkına ancak böyle varabileceğiniz inancı taşıyorum. Niye televizyondan uzak durun diye bir yerlerini yırtıyor uzmanlar? Çünkü düşünmenizi engelliyor, içeriği size hazır olarak sunuyor ve hiçbir zihinsel aktivite gerektirmeden tüketmenize olanak sağlıyor. Öyle bir hal aldık ki artık televizyon bile faydalı gelmeye başladı. İki resimlik sığ capsler tüm mizahımızın yerini aldı.

Çok konuştum ya üstelik bir papağan gibi herkesin söylediği şeyleri tekrarlamaktan başka bir şey de yapmadım. Elimde cehaletle savaşmak için çok iyi bir aracım var. Mesleğim! Demem o ki ben derslerimde cehalete düşman, yukarıda eleştirisini yaptığım hızlı tüketmenin zararlarının farkında olan, okumayı bir aydın eylemi değil de yaşamın bir parçası olarak gören bireyler yetiştirebilirim. Siz de karanlığın sizi içine çekmemesi için dua edeceğinize karanlıkla elinizden geldiği nispette savaşabilirsiniz.

Parti propagandası gibi oldu be. Yalnız bu savaşı kazandığımız zaman elimize yaşanabilir bir ülke ve gelecek geçecek. Bu çıkarların en üstündedir diye umuyorum, ummaktan da öte biliyorum. Pragmatist bir düşünceyle “amaaaan şurada yaşayacağız 20 30 sene, kasmayalım nasılsa öleceğiz, bunun bize ne faydası var” diyenlere de hak veriyor ve iyi ki atalarımız böyle düşünmemiş diyorum.

Sevin, sevilin, okuyun, okutun. Türkiye’yi düzey olarak daha iyiye götürecek bir projeniz varsa beni de en üste yazın. Üst olmuyorsa alta yaz canım fark etmez. Yeter ki yapılsın artık bir şeyler. Nasıl bir Türkiye hayal ettiğime de sonraki yazıda değinelim. Milyonlar bu yazının hayaliyle yanıp tutuşacak farkındayım ama biraz sabretmeleri gerek.