“Sen kimsin, mutluluğu hak edecek ne yaptın?” diye bağırdı Necmi. Ses tonunda kızgınlıktan veya hayal kırıklığından emare yoktu. Biraz umutsuzluk biraz da huzursuzluk vardı. Mutlu olmak, mutlu olmayı hak etmek fikirleri çarpıcı bir etkiye sahipti. Doğmuş olmak mutluluk için yeterli değil miydi? İlla bir şeyler mi yapmak lazımdı mutlu olmak için. Lazımsa onu da yapmıştı. “Zamanında bir çam ağacı dikmiştim; suladım, sevdim mutlu olmak için kendimden feragat ettim ama onun da boyu bir karışı geçmedi hiç” diye yanıtladı. Necmi kayıtsızdı, insanların olmak için öldüğü, savaşlara girdiği, gül benizle sevgiliden vazgeçtiği, şehrin gettolarında hayali esrarkeşlerle çarpıştığı bir kavram için tek bir ağaç dikmek ne kadar da abesti. Bir söz daha söylemek içinden gelmedi, sanki söylese saçmalığa ortak olacaktı. Hislerini sessizliğine katıp inine çekildi.

Bundan sonrası onun için daha karmaşıktı. Öncelikle mutluluğu hak etmek gerekliydi demek. Cahilliğinden kurtarabildiği kişileri, olayları düşündü. Hangi biri mutluydu veya hangi mutluluk amacına ulaşmıştı hatırlayamadı. Bir durak olmalıydı, mutluluğun bir gün kendinde inmesini beklemeliydi. Nasıl bir durak olabileceği konusunda derin çelişkiler mevcuttu. Son durak da olabilirdi, son nefesini verirken acı çekmeyen, sevgiliye koşar adım inilen kentin işlek sokağındaki kalabalık bir durak da. Mutlu olmak için durmak gerekiyor durmak için de çelik gibi sinirler ve bol bol sabır.

Oysa ne çok beklemişti. Bekle diyenleri, bekleme sakın diyenleri, göz kırpıp gidenleri, titrek elveda salınışındakileri, arkasından gözyaşı dökülen ölülerini. Hiçbiri gelmemişti, şimdi şimdi anlıyordu hiçbiri de gelmeyecekti. Eylemle eylemsizliğin aynı anlama geldiği tek yer mutluluk arayışıydı.

Mutluluğun mutlak olduğu tek yer uykuydu. Somut, soyut; öznel, nesnel; nicel, nitel hiçbir olgu hissizliğin verdiği huzur ve mutluluk duygusunu bozamıyordu. Kalp sadece bir barınaktı, duyguları yaratan ise zihindi. Zihinden kurtulmak gerekliliği mutlu olmaktan daha zordu. Mutsuz da yapabilirdi insan. Onsuz da, onunla da. Yaşamak zorundaydı insan.

Necmi’nin sesi yükseldi yine “Yaşamak zorunda olmak; korkakların, acizlerin, tembellerin işidir. Özgürsen yaşamak zorunda değilsin.” Necmi iyice zıvanadan çıkmıştı, bir intihar çağrısı bu kadar kolay olmamalı. Hep öğrenmedik mi “yaşama hakkı kutsaldır”? “Laf-ı güzaf efendim! Yaşama hakkını savunanlar; üç beş romantik, on beşinci sınıf ülke fakirleri, çokça da halka şirin görünmek isteyen politikacılardır. Herhangi bir beklenti veya çıkar ilişkisi yoksa kimsenin kimsenin canını önemsediği yoktur.” dedi ve sonsuza kadar gitti Necmi.

Bir şey içmek istedi, elinde olsa bir sigara da yakardı. Maddenin verdiği geçici ferahlama ve uzaklaşma duygusu anlık da olsa ufak bir mutluluğa sebep oluyordu. Sahi mutluluğu nasıl ölçebilirdik? Belki şu an mutluyduk ve en büyük dramlarımız daha yaşanmamıştır. Mutluluğun doyum noktası olmadığı aşikardı, o zaman herkes mutsuzdu. Ya da cümleyi düzeltmek gerekir, yaşayan her insan anlık mutluluk kıpırtıları hariç çoğunlukla mutsuzdu. Düşünmenin laneti, hayatın karabasanıydı bu.

Necmi de gittiğine göre uyumak gerekiyordu. Modern insanın çözülmez bir sorununu uyku öncesi bu kadar kafaya takmak gereksizdi. Necmi de nereden çıkmıştı sanki? Ayrıca Necmi diye iç ses mi olur hiç?

Bir şeyler düşüyordu
İzin alma ihtiyacı hissetmeden
Bir şeyler bir şeyleri kırıyordu
Habersiz, umursamadan

Ok yaydan çıktığında
Nereye gideceğinden bihaberdi
Bir beylik lafı, bir umursamaz gaf
Yaralıyordu
Belki parçalıyordu

Son kadehin son damlası
Bir sergüzeşt haberi
Bir bade müjdesi olmayı yeğliyordu
Bir sarhoş narasına katıldığında
Son kahkasını ağlaklığına katmıştı çoktan

Bir dünya dönüyordu
Altımızda, kaç sevda namzetini
Kaç melankolik serseriyi
Kaç aşığı savurduğundan habersiz

Bir haber geliyordu
Karalığından aklığından bağımsız
Yazgısıydı sözün bilinmezlik

Çaresizlik tohumu ekildiğinde
Ne kadar toprağı paramparça
Edeceğini bilmiyordu
O da onun kaderiydi
Bu da bizim

Sondu kader
Sonsuzluk aşkının yetim evladı
Ölüyordu, ölüyorduk
İnsanlar yavaş yavaş öldüğüne
Seviniyordu

Seviyorduk naçar
Bir kucak dolusu çiçeği
Bir ağız dolusu kahkahayı
Cepte kalmış son parayı
Ölümüze, ölümümüze harcıyorduk