Dağınığım Bu Aralar

Şarkılardan medet umuyorum, aslında birilerine veya bir şeylere bel bağlamak hiç huyum değildir ama diğer birçok metafizik mefhum gibi şarkılar çaresizliğimin bir ürünü olarak göz kırpıyor. Üstelik çaresizliğimin neye ve nasıl olduğunu da bilmiyorum ya sadece melankoli deyip geçmek kalıyor.

Dağınığım üstadım toplayamıyorum, bilinmezlikler zincirine bir halka daha ekliyorum ve neyi toplayacağımı bilemiyorum. Üstelik neyi toplayacağımı bilsem bile beynim çözüm olmaktan azade sorunun bir parçası hatta sorunun tetiği olmakta ısrarcı. Pırıl pırıl bir kafa istiyorum. Iğdır’da çok tutuyor diye Ford Connect marka bir araç alıp arkasına “satlık cornet” yazmak istiyorum ya da siyasi kaygılar güdüp benim oy verdiğim partiye oy vermeyen herkesi vatan haini ilan ederken Fenerbahçe’nin nasıl şike yaptığını anlatmak istiyorum.

Evden çıkıp saatlerce kalabalığa karışmak istiyorum, yalnız bir kalabalık. Kalabalıklar içindeki yalnızlık metaforu her zaman cezbetmiştir. Ayaklar hep bilinçsiz bir şekilde arka sokaklara, karanlıklara gidiyor. Ben köpeklerden, kediler benden sonra hepimiz birbirimizden korkuyoruz. Bir gün arka bir sokakta tinercinin biri tarafından bıçaklanıp gideceğim. Bari Allah vere de bir iki lira üstünde gitmesem. Megalomanlığım buna dayanamaz bir kere daha ölürüm.

Çok sevdiğim kitaplar o kadar uzak ki haftalardır göz attığım üç beş sayfa beni daha çok okumuştur. Ah ah o kitabın dili olsa da anlatsa beni. Olmadı yine anlayamadım, başladığım yere geri dön, rahat kafayla okurum tekrar.

Baharın rehaveti mi çöktü, bir şeyler dar mı geliyor yoksa ben mi sığamıyorum o konuda hiçbir fikrim yok. Bir şeyler istiyor ama aynı şeyleri istemiyorum da. Hayatın tek düzeliği içinde hayata karışmakla karışmamak arasında sıratta yürüyorum. Düşersem hayat içinde yok olacağım, düşmezsem kendi içimde. Yokluk fikri hep sarar mı insanı böyle? Yoksa yokluk içinde bir varlık mı büyütmek gerekiyor? Soru sormaktan da bıktığımı tam da bu satırlarını çiziktirirken anladım. Bilinmeyen çok şey var. Matematiğin ne kadar kolay olduğunu bu idrak satırları hatırlattı. On numara lan bir bilinmeyenli bilemedin iki bilinmeyenli denklemler var.

Hayat bu kadar ciddi değil aşktan, çiçekten, böcekten konuşalım diye serzenişte bulunuyorum. Konu hep at ve kelebek ikilisine kayıyor. Hayatımıza sokulan sanal gerçekliği çok ciddiye alıyoruz ya da kendi gerçekliğimiz başkalarınınkiler içinde eriyik bir hal alıyor.

Dünün ve yarının bir önemi yok birader hayat geçiyor. Anı yaşayalım, tadı çıkaralım. Üzmeyelim birbirimizi diyorum. Üzülme kanka bu da geçer diyorlar. Lan işte tam olarak onu diyorum hayat geçiyor. Geçmişin batağı, geleceğin ümidi çok önemli değil.

Hep bir mesleki kararsızlık yaşadım. Olmak istediğim şeyler olmadı, olmak istediğim kişiler birbir koparıldı. Gitmek istediğim yerler hep vetolu tavırlar takındı. Üstelik birkaç geri zekalı arkadaşımdan (kusura bakmayın arkadaşlar ama gerçekten geri zekalısınız) git seni burada zorla tutan yok cevabı aldım. Zorla tutuyorlar ve üstelik sizin zorbalığınız benim burada zorla kalmama neden oluyor.

Al işte Barış Abi Aynalı Kemer’i söylemeye başladı. Birazdan da Kol Düğmeleri çıkarsa ne olacak?

Geçen gün aylardır sokağa tükürmediğimi hatırladım, hele hele yıllardır yolda yürürken sekerek yolları adımlamadığımı hatırlayınca dertlerim katmer katmer oldu. Ne oluyor lan bize?

Tehlikeli hastalığım da devam etmekte ısrarcı. Bilim adamları harbi haklıymış, kullanılmayan şeyler işlevini yitiriyor. Hayal gücüm son demlerini yaşıyor. Yarını bile hayal edemezken geleceğe dair planlar yapmam ütopya halini alıyor.

Hep şunu merak etmişimdir, insanlar gerçekten karşıdakini anlamaz mı yoksa anlamak mı istemez. Anlamak istememesi durumu zekayı diğeri mallığı gösterir. Seni seviyorum diyemeyen adamın dramı hangi duruma örnektir o da başka bir muamma konusu.

Sahi ne diyordum ben? Bilinç akışına döndü yazı. Çok dağınığım üstadım, üstelik toplama konusunda da beceriksizliğim üst düzeyde.