Kitap İsteme Çay Vereyim

Çevrem tarafından anlam verilmeyen aslında anlam vermelerinin işlerine gelmediği prensiplerim var. Sanırım bu prensipler silsilesinin en başına (evet silsile kelimesini seviyorum belirli bir nedeni yok) kitap ödünç vermemeyi koyabiliriz. Bu konuda en samimi arkadaşlarımın bile kalbini kırmışlığım, onları üzmüşlüğüm vardır. İçimi acıtan tarafı kalplerinin kırılması değil elbette, kalp bu kırılır da düzelir de (kocam hem sever hem döver gibi oldu ama ikili ilişkilerin olduğu durumlarda her şey güllük gülistanlıksa bağın tarumar olması yakındır neyse). Kitap vermeme tarafında arkadaşlarımın kırılmasına tepki geliştirmemin yegane nedeni bunu bir hiç ve gereksiz bir inat üstüne yaptığıma dair taşıdıkları inanç. Şimdi gelelim neden böyle bir şey yaptığıma.

Mazeretim var duygusalım ben

Nedense okuduğum kitaplara karşı duygusal bir yakınlık hissediyorum ve anlaşılmaz bir şekilde o sayfalara benden başka kimsenin dokunmasına gönlüm razı olmuyor, o satırları okurken kapıldığım duyguya halel geleceği düşüncesinden midir yoksa başka bir fikri altyapısı mı var bilemiyorum.

Ortada bir gerçek var ki ciddi manada kitap okuyan, kitap okumayı boş zaman eğlencesinden ziyade bir ihtiyaç olarak gören ve okuduğunu alfabede geçmeyen bir vitamin olarak bünyesine katmak isteyen her birey okuduğu metinle duygusal bir yakınlık kurup bunu gerektiğinde kitabın boş alanlarına notlar şeklinde kaydediyor. Bunu bir başkasının görmesi mahrem duyguların ziyanı değil de nedir bilemiyorum.

Ya arkadaş hepsini geçtim herkes gibi ben de okurken öfkeleniyor, kızıyor, bağırıyor hatta küfürler saydırıyorum. Bazen bu namünasip durumları kitaplara aktardığım da oluyor ki bir başkasının kalemimden çıkan küfürleri görüp “aaaa bir de öğretmen olacak” demesi o dananın kuyruğunun acılara daha fazla dayanamayıp kopması demek. Yazık oldu kuyruk efendiye.

Ya ekonomi?

Yani her ne kadar yazıyı yazarken eğri otursam da düz konuşma gerekliliğini hiçbir zaman unutmam. Tamam işin duygusal bir altyapısı olmakla birlikte ekonomik temelleri de mevcut. Herkes belirli konularla ilgili zaman zaman aydınlanma yaşıyor. Kafada şimşek çakmasından, ampul yanmasına kadar çeşitli ışık efektleriyle anlatılan bu durum bende üniversitenin üçüncü veya dördüncü yılında gerçekleşti. Kitap alarak basit bir ticaret yapıyoruz. Para veriyoruz ve içerisinde müellifin kaleminden çıkmış birtakım harfler olan kağıt yığını alıyoruz. Yenilen, içilen kısacası tükenen bir nesne değil bu kitap diye adlandırılan zımbırtı. Dolayısıyla ben aldıkça onun artması lazım. Aydınlanma gelmeden saniyeler önce fark ettim ki aldığım kitap sayısı bir hayli fazla olmasına rağmen elimdeki kitap sayısı çok çok az. Üstelik nerede olduklarına dair hiçbir fikre de sahip değildim. Kitap verdiğime dair şüphelerim olan arkadaşları yokladığımda birçoğundan “yanlışın var hacı bana kitap vermedin” yanıtını alırken birkısmından da “ya ben o kitabı geri verdim” dönütü geldi. Sonuç bol laf, sıfır kitap. Artık kimseye kitap vermeyecektim!

Tam kararı almışken iyi bir arkadaşım benden bir kitabımı istemez mi? Yanlış zamanlama, bu isteğin arkasından şöyle bir konuşma yaptığımı hatırlıyorum:

“Lan oğlum sen öğretmen olacaksın, üstelik edebiyat öğretmeni. Ne demek kitap ödünç ver. Bu kitap sana şimdi lazım olacağı gibi yıllar boyu kaynak kitap olarak elinin altında da durmalı. Ben artık kitap vermiyorum, gel sana bir tane alıp hediye edeyim.”

Bu konuşmanın sonunda arkadaşın yüzü kırmızı mıydı, mor muydu yoksa beceriksiz bir ressamın paleti gibi rengarenk miydi hala tam olarak karar veremiyorum. Sonra ne mi oldu? Vicdansız arayı açtı, bir daha eskisi kadar samimi olamadık. Kitap hediye alma isteği suç mu sevgili okur? Görüyorsunuz ya.

Tüm kitaplarım mı geri gelmedi? Elbette geri gelenler oldu. Kimisinin yaprakları katlanmış, kimisinin kapağı üstünde geometrik deneyler yapılmış ve 360 derecelik açı birebir gözlemlenmiş, kimisininse boş sayfalarına yemek tarifi yazılmıştı. Evet yemek tarifi. Yemek tarifi lan yemek tarifi!

Sapasağlam gelen birkaç kitabım olmuştur ama bu prensiplerimden vazgeçmeme neden olacak bir oranda olmadı. Şimdi birkaç zat-ı muhterem “bilgi paylaştıkça güzeldir“, “kitap kitaplıkta duracağına okunsun daha faydalı değil mi“, “kitabın yeri masadır, kitaplık değil” tatavalarıyla kapımı çalacak ama tavsiyem çalmasınlar. Kitap sayım arttıkça, odamın her bir yanını kitapla dolu gördükçe tarifsiz bir mutluluk kaplıyor içimi. Üstelik kütüphane oluşturması gereken ender mesleklerden biri de edebiyat öğretmenliğidir dememe gerek yok sanıyorum.

Peki ya anılar?

Çok çok dikkat etmeme rağmen bugün kitaplığımda bir kitabın eksik olduğunu fark ettim. Üstelik hikayesi olan birkaç kitaptan biriydi. Çok sevdiğim hocalarımdan biri olan Selami Ece’nin Yazgı adlı şiir kitabıydı kayıplara karışan. Kitap hocamdan imzalı olduğu için ayrı bir önemi de vardı. Kitabın yenisini almak çok kolay, hatta Selami Hoca’dan rica edersem imzalayıp bir tane tekrar gönderebilir de ama bu eski kitabımın yerini tutmayacak. En heyecanlı üniversite yıllarımda imzalatabilmek için saatlerce beklemem, yarı mahçup yarı korkulu şekilde hocamın yanına gidip imzalaması için gayet kibarca ricada bulunmam, hocamın bunu gayet memnuniyetle karşılaması, bir halt başarmış gibi kitabı alıp hemen dışarı çıkıp ilk sayfayı açmam. İlk sayfayı açıp da hocamın ismimi yanlış yazdığını görüp az önce rahmetle andığım adamı büyük bir kızgınlıkla tekrar anmam. Güzel anılardı a dostlar ve bu anılar o kitapla birlikte yaşıyordu. Eminim kitabının yokluğunun beşinci yılında bu anıların da helvasını yiyor olacağım.

Delta serisinden Yaşar Kemal’in İnce Memed serisi için 100 lira vereyim mi diye günlerce düşünmem, Nazım Hikmet’in tüm şiirleri kitabının 80 liralık etiketi yüzünden bir seneden fazla sepetimden bana buğulu gözlerle yalvarması falan filan. Daha fazla dayanamıyorum ağlayacağım sanırım.

Hülasa kitap ödünç vermeme konusunda kendimce haklı nedenlerim var. Başka bir prensip meselesinde görüşmek ümidiyle.