Nasılsınız Sorusunun Düşündürdükleri

Öğretmen olmanın en zor yanı ne deseler aklıma onlarca seçenek gelir. İlgisiz veliler, dersler ve hayat umrunda olmayan vasıfsız öğrenciler, bakanlık kaynaklı imkansızlıklar, siyasete bulaştırılan -hatta bulaştırmak tabiri biraz hafif kalır ama neyse— eğitim anlayışı, kuşak farkından kaynaklı idareci-öğretmen anlaşmazlığı, vasıfsız yöneticiler, idari baskı, vasıfsız mesai arkadaşları, kendini geliştirmeyi bırak gelişimine ket vuran düzen. Saydıklarım 10 saniyelik bir beyin fırtınasında ilk akla gelenler. Birisi otur öğretmenlik mesleğinin zorluklarını ve sorunlarını yaz deyip bir ay süre verse ufak çaplı bir kitap çıkar ortaya.

Yo yo amacım şikayetlenmek değil, zaten düzenin çarkında yağlanmamış bir dişli olunca canınız acısa da bir şekilde her şeye alışıyor ve sistemin dönmesine vesile oluyorsunuz. Pürüzlü bir ses de olsanız o düzen ölümüne muhalif olan sizinle birlikte daha iyi dönüyor. Benim en çok zorlandığım nokta “hocam nasılsınız” sorusu.

Bilirsiniz birçok klişe soruya bilinçli bir düşünme eylemi olmadan cevap verirsiniz.
Nasılsın – iyiyim.
Ne yapıyorsun – iyidir sen?
İşler nasıl – Allah’a şükür vs.
Günün birinde yüzüme soğuk bir su çarpıldı, sevdiğim öğrencilerimden biri gülerek “hocam nasılsınız” deyince sanki tüm idrak kanallarım açıldı. Harbi lan nasılım ben? Uzun süredir nasıl olduğuma dair bir fikrim yok. Japon mühendisler tarafından dizayn edilmiş bir robot gibi yaşıyorum. Sabah kalkacağım saati ayrılmaz bir aparatım olan telefonum hatırlatıyor, derste ne anlatacağım kağıtlarda yazılı, akşam ne yiyeceğime annem karar veriyor. Duygusuz, hissiz, bitevi bir şekilde ortada dolanıyorum. Herkesin bana dair bir beklentisi olmasına rağmen kendim, kendim için hiçbir şey istemiyorum.

Bu bilinçli idrak sürecinden sonra bahse konu soru her gün biraz daha acı verdi, her sorulduğunda aldı götürdü.

Hocam nasılsınız?
Hmm düşünmem lazım, biraz zengin bir ailede doğmuş olsaydım ya da annemin benden hiçbir beklentisi olmadan istediği yere atanan biri olsaydım çok iyi olabilirdim ama şu an makineleşmiş hücre yığınıyım. Başkalarının hayallerini ve hayatlarını yaşıyorum. Nasıl olduğuma dair bir fikrim yok evladım.

Hocam nasılsınız?
Yanımda bir sevdiğim dilimde bir sevda şiirim olsaydı hayat düzene girmiş diyebilirdim ama şu an ortada ne bir maşuk adayı var ne de dilimde terennümüyle gönül şenlendiren bir şiir. En son sevdiğim bir abim vardı, onu da sabah fark ettim hayal ürünüymüş. He nasıl mıyım? İç güveysiden hallice sanırım.

Hocam nasılsınız?
Hayalim, emelim hepsini geçtim ufak bir isteğim olsaydı belki geleceğe bir Nazım bakışı atabilirdim. Geleceğe dair nikbinlik de şimdiki nasıllığımı etkilerdi ama şu an prangalarına aşık bir kürek mahkumuyum evlat.

Çok soruyla karşılaştım, her çıkmazımda bilmiyorum deyip işin içinden sıyrıldım ama bilmiyorum diyemeyeceğin sorular vardır. Bilmiyorum dediğinde ukala, çok bilmiş, kendini beğenmiş addedileceğin sorular vardır. İşte lanet olası “nasılsınız” sorusu bunun en karakteristik örneği. Öyle ya insan hiç nasıl olduğunu bilmez mi? Bilmiyorum işte, bilemiyorum.

Mutsuzluk, içinde bulunduğunuz zaman dünyanın en kötü duygusu gibi gelir. Zaman geçmez hatta Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” dediği günler tam da mutsuzluğu tüm damarlarınızda yaşadığınız günlerdir işte. O an daha kötü bir gününüz olmayacak gibi hissedersiniz. Hatta iş o kadar uzar ki mutsuzluk ve kötülük kelimeleri eş anlamlı gibi algılanır dimağınızda. Mutsuzsanız kötüdür, kötüyseniz mutsuzluk vardır sanırsınız ama gel gör ki durum hiç de öyle değil.

Şimdi şimdi anlıyorum ki yaşanabilecek en kötü duygu mutsuzluk değilmiş. Çünkü mutsuzken bile arzuluyorsunuz, seviyorsunuz, ümidin ufak bir kırıntısı taşınıyor bir yerlerde. Her zaman mutsuzluğun terslemesi olabilir ve o da mutluluktur. Her mutsuzluk fikrinde bir mutluluk umudu taşınır için için. Mutlu olmadığınız için mutsuzsunuz zaten.

Hissizlikmiş en kötü duygu, hatta hissizlik farkındalığıyla oluşan ümitsizlik daha acıymış. Sıfırın negatifi nedir? Sıfır! İşte hissizlik de tam olarak böyle bir şey terslemesi yoktur, varsa da kendisidir. Farkında olmazsanız iyidir, çarka düzen uydurup gidersiniz hissettmediğinizi fark etmeden kalabalıklar içinde n+1 olur yaşarsınız ama bir farkına vardınız mı o zaman sıçtınız işte. Hoşgeldiniz kalabalıklar içindeki yalnızlar ormanına.

Uzun zamandır yaşadığım kısırlık, verimsizlik ve boşvermişlik de tam olarak bu duygunun hayatıma yansıması işte. Yazdıkça açıldım, biraz da olsa rahatladım. Bir ara coğrafya ve insan üzerine yazayım. Yazayım da belki hayal alemine bir gezintiye çıkarım.