Ölü Zaman Meczubu

Suyu bayatlamıştı
Bir parça kömürün çektiği son çizgiler
Emelsiz bir hayatın yırtıkları gibi eğretileşmiş
Ecelin acziyetiyle ihtişamı arasında kalmış bir kürek mahkumu

Gökyüzünün mavisi ile karası
Önüyle arkası gibi sıradanlaşmış
Düşünüyordu belki
Bir trajedi kaç perdedir
Ve neden hep asillerin ölümü deprem yaratırdı

Gündüz müydü yoksa gece
Kaç karanlık zihnin dehlizinde
Maşuklar son voltalarını atmıştı

Kaderin sıradanlığı
Ne acıdır bir kürek mahkumuna
Mürekkebi bitmiş bir tükenmez kalem
Kendini yemiş korkak alevli bir mum
Kainatı aydınlatayım derken
Kendi karanlığına hapsolmuş bir ölü zaman meczubu

Türküsü mü vardı dilinde
Aynı türküler hangi farklı yürekleri paralıyordu
Bilmiyordu

Eylemleri vardı sıradanlıklarında
Gülüşleri, ağlayışları, el sallayışları
Belki ihtiraslı öpüşleri
Dudağının bıraktığı nemler
Hangi tenlerde kurumuştu
Onu da bilmiyordu

Bilmekle bilmemek arasındaki derin yarı
Yarasına katmıştı çoktan
Bir yari mi vardı yoksa
Yarasından öpen
Acılarının başını okşayan

Bir kürek mahkumu
Devinimler arasında durmuş
Zembereği kopmuş bir saatti
Her hikayenin bittiğini haber veren

Bir çift ümitkar gözü yoktu artık
Karanlıklarda ulak bekleyen
Bekleyişler tılsımını yitirmiş
Nemli bağrında bir geminin

Nevbaharın gelişi
Bir çift nazlı güzelin kıvırışından haber etmiyordu
Bir ölü sual cevabı mıydı
Bitkindi

Bir kalas olmuştu
Küreğin uzantısında
Farelerin kemirdiği
Bir kürekti dinginliğinde kararmış suların