Tehlikeli Bir Hastalığa Yakalandım

Küçükken en büyük isteğim elektriklerin kesilmesiydi, kesilsin bir mum ışığı ve üçümüz kalalım. Ben, annem ve kız kardeşim. Biz anlatalım, annem dinlesin. Ben anlatayım kardeşim heyecanlansın, Hayal edelim kısaca ve ümitlenelim. Elektriklerin kesilmesini istemem salt bir romantizm tutkusundan ibaret değildi, çocukça kurduğumuz hayallerin “sus” ünlemiyle yankılanmadığı tek yer o teknolojinin kara bağrından kurtulmuş karanlıktı. Bir de mumda yanan pervane böcekleri vardı ama neyse.

Son 8 yıldır televizyon izlemiyorum, kimine göre gereksiz bir inatlaşma, kimine göre entel görünme kaygısı, kimine göre ise sadece boş iş. Hayır aslında televizyonlardan kaçmamanın tek sebebi çocukluğumun intikamını alma isteğiydi. Televizyonla kendi metodlarımca ödeşiyorum. Ha tabi tavşan dağa küsmüş durumu mevcut ama olsun yaşamanın salt gayesi kendini rahat hissetme güdüsü değil midir? Ailem televizyonkapalıkalıncacanısıkılangillerden.

Ne diyordum elektrik ve sohbetler, elektrik ve hayaller. Dün her zamanki sıkıcılığımın içinde bunalırken zihnimde aniden “ulan biri çıksın da artık reddedemeyeceğim bir teklifte bulunsun, kurtulayım bu işten” fikri belirdi. Akabinde olay örgüsü ardı ardına gelişti. İstifa, yeni işim, yeni şehrim, belki yeni ülkem. Monoton olmayan bir hayat, tek düzeleşmeyen bir iş. Tüm bunlar sürükleyici bir roman özeti gibi zihnimden geçerken damağımda bir tat hissettim. Hayal etmenin tadı! Son iki yıldır belki de tek şey dahi hayal edip kurgulamamışım. İşte lanetim, hastalığım o anda başlamış. Öyle bir hastalık ki tutulur tutulmaz ölmüşüm, ölmüşüm de 40 günü bırak 1 gün bile yasım tutulmamış, arkamdan tek sevenim bir damla gözyaşı dökmemiş.

Gereksiz bir neden irdeleme hali aldı gitti ondan sonra. Ne oldu da hayal etmeyi bıraktım? Sanırım her şey atanmamla başlamıştı. Memur zihniyeti denilen kavramın içi doldurulmuş hali buydu. Memur hayal etmez, daha doğrusu edemez ki. Neyi hayal edeyim? Zengin olmayı mı? Çok başarılı olmayı mı? Takdir edilmeyi mi? Günümüz şartlarında neye ve kime göre?

Zengin olmayı geçtim bir memurun zengin olması sadece memurlukla olacak şey değil. Peki geri kalanlar? Şu anki sistemde seni başarılı kılan şey ne? Makam mevkini kim neye göre veriyor? Çok da siyasete girip işi bulandırmak istemiyorum ama memuru bu zihniyete sokan, robotlaştıran, öldüren ve arkasından helvasını dahi vermeyen şey sistemin ta kendisi. Söylemekten utanıyorum ama mesleğinin üçüncü yılında heyecanını, şevkini ve ümitlerini yitirmiş bir öğretmenim.

Kafamda hep günü kurtarma, idareyle geçinme, öğrenciyle anlaşma, veliyle takışmama tilkileri dolanırken bir oh çekip de bir an kendimi Milli Eğitim Bakanı koltuğuna oturtamıyorum ya da ne bileyim birkaç saatliğine de olsa Oğlak ile Yengeç Dönencesi arasında bir evi, aylık 5000 ile 15000 dolar arası geliri olan biri olarak da göremiyorum.

Karşıma iki yol çıkıyor öyle bir ayrım ki sapaktan sonrası meçhul ve her sapak onulmaz yaralar açabiliyor. Ya devam edip sistemin etli kemikli makinesi olacağım ya da hedeflerimin peşinde gideceğim. Burada bir başka meçhul kapımı çalıyor
-tak tak ben geldim
-kim o?
-ben lanet olası gerçekler
-ne istiyorsun?
-oğlum deli misin belirli hedefin veya amacın yok ki
Evet ne yazık ki yok. Ne istiyorum ben? Hep yazar olmak istemiştim. O da olmazsa bilgisayar mühendisi. Hala istiyor muyum? Elbette evet. Peki bununla ilgili bir çalışmam var mı? Hayır. Bir yol, yöntem belirlemedim. Herkesin her şeyi istediği gibi ben de istiyorum işte.
Sahi ne diyordum hayal edemiyorum artık. Ömür dolduruyor, günü geçiriyor, başarı veya başarısızlık kıstasından azade mesleğimi icra ediyorum. İmac alma fikri bile heyecanlandırmıyor artık. İmac’i masada zaten hayal etmedim hiç…

Hayaller hayaller, seni bizden ayıran bu mudur sadece? Sonra düşündüm ulan niye hayal ettin? Canın sıkıldı. Niye peki? Bilgisayarım yok, şarjım yok, arabam yok. Sadece yürüyorum. Her zaman hararetle savunduğum teknoloji de bizi azar azar öldürmüyor mu? Oynadığımız oyunlar, takip ettiğimiz sosyal medya hesapları, bizim yerimize hayal eden blog sayfaları…
İşte tam bu sırada alıp başımı dağa, taşa, kıra, bayıra gitme isteği içimde peydah oluyor. Sonra her zamanki lakaytlığımla bir başka saçma düşünce işin ciddiyetinin içine ediyor. Başını alıp gitme deyimi niye var diyorum kendi kendime. İnsan başını almadan gidebilir mi mesela?
Off off biri çıksın da artık reddedemeyeceğim bir iş teklifinde bulunsun.