“Hayat iki kıçı kırık kitap okunarak anlanmaz yeğen” cümlesi suratıma beton gibi çarparken idrak kanallarımı da açtı. Peki hayat nasıl anlaşılır? Aslında doğru cevabı bulmak için ilk koşul doğru soruyu sormaktır. Hayat size reddeden bir sevgili değil, sizi öldürmeye çalışan bir düşman da veyahut kaprisli bir patron hiç değil. Bunların tümünü ihtiva eden girift ve yer yer kaotik bir mahal. Soruya dönecek olursak; o zaman hayatın neyini, nasıl anlayacağız? Mutluluk mefhumunu mu? Melankolik dramları mı? İlk ve en ilkel çaba olan üreme isteğini mi? Ya da işe şuradan başlasak: hayatı anlamanın pratikte veya teoride bize ne gibi artısı olacak?

Beni yukarıdaki külhanbeyi laflarla tokatlayan dayı çok kötü bir evlilik yapmış, her gün 70lik ucuz Rus votkası içen (lafları söylerken ayıktı), maddi sıkıntılardan başını kaldıramayan, en son okuduğu kitabı bırak en son okuduğu ufak bir metni bile hatırlamayan, Facebook ile başlayıp sayılarını arttıracağımız tüm sosyal medya araçlarından bihaber, son 15 yıldır yemek yiyip sevişip çalışıp içmekten başka hiçbir şey yapmamış biri. Yani sokak kedisinden tek farkı votka olabilir. Gerçi kendi sokağındaki kediler arada bir yarım şekilde attığı votkadan nasipleniyor olabilirler ama o ayrı bir mevzu. Peki bu dayı hayatı nasıl anlamış olabilir de ahkam kesme hakkını kendinde buluyor?

Sık sık karşılaştığım eleştirilerden biridir “hayat kitaplardaki gibi değil”. (bir parantez açayım hayır arkadaş mevzu nedir kitap okuyunca millet sıçmayı mı unutuyor ya da denize bakma romantizminden sıyrılamayıp işe mi geç geliyor, gidip köpeğe kediye mi aşık oluyor?) Üstelik çok da realist biriyim, bir kitap okuyup yel değirmenlerine savaş açmam ya da bir hikayenin peşinden gidip kendimi başka bir ülkede de bulmam. Peki kitap okumayanlardaki okuyanlara karşı bu önyargılı tavrın nedeni nedir? Bir eziklik bilinçaltı mı yoksa onların gözünde okuma eylemi abesle iştigal midir gerçekten? Üstelik kitap okurken amaçladığım son şey hayatın sırrına vakıf olmaktır ve hayatı anlamaktır. Kim ne derse desin kitaplar -özellikle roman türünde olanlar- bana insanların kapılarını açıyor. Uç ve ütopik kişileri tanıtırken; seni, beni, bizim gibi olanları da anlatıyor. Hayatımda birçok kişiyi rahat kabullendiysem, birkaç kişi hariç herkesi anlayabildiysem bu kitaplar sayesinde olmuştur. İnsan psikolojisinin karmaşıklığını hep o satırlar zerk etti beynime. Kısıtlı çevremde tam anlamıyla tanıyabileceğim kişi sayısı elliyken kitaplar bana yüzlercesini anlattı ve tanıttı.

Bunca şeye rağmen hayatı anlamak gibi bir gayem olmadığı gibi öyle bir iddiam da olmadı. Hayatı tüm dinamikleriyle çözebilen bir canlı olabileceği konusunda da şüpheliyim zaten. Olayı kaderciliğe veya non-determinizme bağlamayacağım ama tek bildiğim şey determinizmin de hayatı anlamlandırmakta tıpkı diğerleri gibi yetersiz kaldığıdır. Hayat rastgelelik veya nedensellik arasında ince bir çizgide geliştirdiğimiz sosyal ve zihinsel aktivitelerle şekilleniyor. Dolayısıyla hayatı anlamak uğraşı külhanbeyi lafların gölgesinde kalan beyhude çabadan başka bir şey olmayacaktır.

Benim gayem ise bu efe sözlerle insanların eleştirilmemesi gerekliliğini anlatmak. Hayatı anlamak üstüne nutuklar atılacağına kendini nasıl anladığını ve konumlandırdığını söylemek daha mantıklı bir çaba olmayacak mıdır sizce de?

Çok sevgilisi olan ve birçok kadınla yatmış biri tüm kadınları anladığını ve hepsini tavlayabileceğini iddia edebilir mi? Çok zengin biri paranın ve maddi gücün felsefesini yapabilir mi? Hayatını okumaya adamış biri tüm bu okumalar sonunda yazmanın ve okumanın psikolojik çözümlemesini yapabilir mi? Tüm bu sorular silsilesinin şüphesiz tek yanıtı var: Hayır!

Son olarak lütfen kitap okuyanlara gömme ve onları boş iş yaptığına ikna etme huyunuzdan vazgeçin. Vallahi kendim için demiyorum ama okuyan insandan zarar gelmez, hepsi çok iyi insanlardır. Gerçi kime diyorum, iki satır okumayan adam gelip de bunları mı okuyacak?

Özet

1. Hayatı anlama çabası ne kadar boşsa hayatı anlamak üzerine nutuklar atmak daha bir boştur.

2. Kitap okumakla hayatı anlamak arasında olumlu veya olumsuz bir korelasyon yoktur. Tıpkı yemek yemekle hayatı anlamak arasında olduğu gibi.

Ben saçmalamak diyeyim gel sen bunu delirmek olarak yorumla. Zaten yapılan tanım, içinde bulunan durumu değiştirmez sadece insanlar kendi algılarıyla davranışlara değer veya kalıp biçer. Yok arkadaş ciddi ciddi, “ciddi” olmaktan sıkıldım. Varsın herkes deli desin ama eğer mutluluk bireyin toplum içindeki pozisyonuysa onu başaramadım. Sevemedim, hadi sevdim diyelim sevdiremedim kendimi kısacası karşılıklı aşık olamadık, para biriktiremedim, eğitim gönüllüsü olamadım, idealizmim ilk ayımda bitti, mutlu bir ailem yok -hatta bana kalırsa bazı insanları sırf bana akraba olarak dayatıldığı için sevmek hatta bunun über versiyonu sırf vatandaş veya dindaş diye birilerini sevmek zorunda bırakılmak dünyanın en saçma dayatmalarından biri-, mutlu bir çalışma ortamım yok, hayatımda toplumla birlikte mutlu olduğum tek an nargilecimin sade anason tütünlü nargileyi önüme bıraktığı an. O çok sevdiğim çay bile kahve köşelerinde kültürel bir dayatma gibi geliyor artık. Hatta acılarla kavrulup hacılarla ağlama yoluna bile gittim. Yok abi toplum içindeki pozisyonumla mutlu olamadım.

Toplum içinde mutlu olamıyorsan mutluluk için tek kapı kalır o da bireyselliğin. Kitap okumayı hep sevdim ama son birkaç buhran anından sonra onlara özel bir anlam yükleyeyim dedim. Bokunu çıkardım, karakterlerle birlikte mutlu olup onlarla birlikte ağlayıp onlarla yaşadım. Sonra etrafımdaki kişileri roman karakterleriyle bağdaştırmaya çalıştım ama birkaç kişi hariç etrafımda o kadar kaliteli adam da bulamadım ve anladım ki mutlu olmak için kitap okumak da insanı toplumun huzursuz edici kucağına atıyor. Kitapların tatmin etmediği ortamda filmler de Usain Bolt’un yanındaki tüm atletlerin çaresizliğini yaşattı bana. Şarkılar ah bu şarkıların gözü kör olsun desem dramımı anlar mısın? Neşeli şarkılar saçma gelirken o diğerleri var ya o diğerleri. Birer intihar tetikçisi oldu ki çok geç olmadan bırakmak zorunda kaldım.

Bir ara ciddi ciddi tam bir işkolik olayım dedim sonra kafama taş düşmüşe döndüm, ne taşı lan sanki kafamda balyozla 30luk briket kırdılar. Kolik olacağım bir işim yoktu ki benim hadi işimde kolik olsam bile beş duyu organıyla (anlamadıysan yüz yüze görüşelim) ilgili bazı yetiler kazanmadığım sürece beni tatmin etmeyecekti.

Sonunda tek çıkar yol kaldı dedim. Alıp başımı gideceğim buralardan! Arabamı da sattığıma göre mazot fiyatlarını da dert etmem gerekmiyordu artık. Sevdiğim bir arkadaşla konuştuktan sonra hayatın sırrına vakıf olamasam da çok bilinmeyen bir gerçeği öğrenemesem de fark ettim ki kafamı yanıma aldığım sürece nereye gidersem gideyim elime tek bir olumlu şey (evet “şey” ne diyeceğimi bilemedim, domates de demek istemedim) geçmeyeceği gibi daha da masraf edip maddi olarak da yıpranacaktım.

Tek çıkar yolu da tüketince insan ne yapar? Valla saçmalar, billa saçmalar bak üç prof, dört alim, beş filozof getir başka yolu yok iş saçmalamaya çıkar. Şimdi saçmalamayla ilgili felsefi çıkarımlar yapmayacağım bana kalırsa insanlar şu toplumsal düzende özünü inkar ederek en büyük saçmalığın içinde kendine yazık ediyor ama neyse ben toplumsal kabulleri referans alıyorum.

Bir gün dersteyken öğrencilere “ne yapıyoruz la burada 50 adamı doldurmuşlar buraya mefulu mefulu yardırıyoruz, ne kadar mantıklı” diyesim geliyor. Deyip de hepsini koridorlara salıp uzun eşek veya altta kalana tekme oynayasım geliyor. Tam o ara V for Vandetta maskeleriyle kameralara zafer işareti yapmak da bir tercih olabilir ama daha o kadar marjinalleşemedim.

Aylarca hazırlandığımız bir şiir dinletisinde yine sunuculuk yaparkene aynen şu metni okumak da çok eğlenceli olup mutlu olmamı sağlamaz mı?
“Sayın valim, değerleri protokol, kıymetli misafirler, hoşgeldiniz! Tamam hoşgeldiniz sonuçta misafirperverlik bizim özümüzde var da abi neye geldiniz Allah aşkına? Bu herkesin sıkılacağı geceyi yapmak için iflahımız kurudu aylardır. Şu an bir pot kıracağım diye heyecandan geberiyorum, arkada kuliste benden daha heyecanlı onlarca kişi var ve sıkılacaksınız. Niye sıkılacaksınız biliyor musunuz? İki ihtimal var ya iyi bir şiir seversiniz ve şiirleri dinlerken bu ne amatörlük deyip sıkılacaksınız ya da şiir miir hak getire ayıp olmasın diye geldiniz ve şiir sizi iliklerinize kadar sıkacak. Hadi şimdi olaysız dağılalım.”

Sokaklarda pervasızca yürüyüp gördüğüm birkaç çifte “bak birader siz olmazsınız, birbirinize aşık da değilsiniz, sadece toplumsal beklenti ve cinsel dürtü sonucunda evlenmeye karar vermişsiniz, birbirinizin hayatının içine etmeyin” demek de bir alternatif, mutlu da edecek bir seçenek ama sonucunda ağız burun kırık hastahanede yatmak o kadar haz verir mi bilemedim şimdi. Yine de empiriklere selam çakarak denemek gerek diye düşünüyorum.

Sokak hayvanları için gereksiz duyar kasanlara ve aydın olmanın ilk koşulunu hayvansever olmak olarak gören dingillere de çıkıp birkaç sözü haykırmak istiyorum. Güzel kardeşim biz sokak köpeklerinin yaşadığı alana gelip kurulmadık, onun doğal hayatını kısıtlamadık. Biz olduğumuz için bizim atıklarımız olduğu için onlar buralarda yaşıyor. Götür at bakalım doğal yaşama iki hafta hayatta kalırlarsa şerefsizim. Yani onlar bizim yaşam alanımızda terör estirip bizi korkutuyorlar. Gereksiz duyar kasma ve o megafonu elinden bırak lütfen.

Yahu dönüp dönüp okudum da ben ne deli olmak ne de saçmalamak istiyorum. Bayağı insan olmak ve onlar içinde yaşamak sanırım benim arzum. Halil Cibran ağabey seni de ayrı seviyoruz.